Sözün Özü
 Alçaklar çukura yükselerek düşerler.

Oyakbank düşen son kaleydi

Oyakbank’ın satışı ‘düşen en önemli son’ kaleydi.

Hiç düşündünüz mü Türk bankacılığı nereye gidiyor?

Ne Türk bankacılığı mı? O da ne!

Peki “bankacılıkta ulusal direnç anlayışının” yıkılışını düşündünüz mü? Hangi dönüm noktasında “gerçekleşti”?

Biraz düşünelim…

Oyakbank’ın satışı olabilir mi?

Ta kendisi…

Askerin bankasının, “mayın üretenlere ortak” olduğu iddia edilen bir gruba satılması, psikolojik harekatın “tepe” noktasıydı…

Bu satış sonrası “ulusal ekonomik modele dair” tezler, bunları savunduğu iddia edilenler tarafından dahi terk edilmeye başlandı… Yani “amaç” hasıl oldu…

Peki bunun haricinde Türk bankacılığı nereye gidiyor? İlk etapta bizden beklendiği şekilde teknik detayları tartışalım. Bankacılık sektöründe yabancı sermaye payı günümüz itibarıyla yüzde 50’nin üzerinde. Önümüzdeki süreçte, hiç banka satılmasa dahi sektörel büyüme içinde yabancı bankaların daha fazla büyüdüğü bir ortamda payları daha da artacak…

Satışa çıkarılan bankaların (Ziraat Bankası’nın tamamının, Halkbank ve Vakıfbank’ın yüzde 51’i) yabancıların eline geçmesi halinde, sektördeki yabancı sermaye oranı yüzde 80’in üzerine, kontrol yüzde 90’lar üzerine çıkacak.

Gelişmiş AB ülkelerinde bu oran oldukça düşük. Dikkat edin “gelişmiş” diye vurguladım ve merkez Avrupa olma iddiasındaki ülkelerden bahsediyorum. “Merkez Avrupa” ülkelerinden Almanya’da yabancı sermaye payı yüzde 5, İtalya’da yüzde 8, İspanya’da yüzde 10, Hollanda’da yüzde 11, Danimarka’da yüzde 17, Avusturya, Fransa ve Yunanistan’da yüzde 19. Daha net bir ifade ile genellersek bu oranlar yüzde 1-2’lik marjlarda değişse dahi, “emperyal”, küreselleşen değil küreselleştiren olma iddiasındaki hiçbir Avrupa ülkesinde “yabancı sermaye rasyosu” yüzde 20’nin üzerinde değil.

Yabancı payının yüksek olduğu ülkeler, IMF’nin Avrupa ve Amerika kıtasındaki geçmişte ve bugün “işbirliği” yaptığı daha doğrusu konrol ettiği ülkeler. Örnekleyelim: Yabancı payı Estonya’da yüzde 100, Çek Cumhuriyeti’nde yüzde 95, Slovakya’da yüzde 93, Meksika’da yüzde 82, Macaristan ve Polonya’da yüzde 65, Arjantin’de yüzde 48, Peru’da yüzde 47, Şili’de yüzde 42.

Bu noktada aklınıza şu soru gelebilir: Ne olabilir ki yabancı payı artsa kime ne zararı var?

Konuyu “popülizmden” uzak tutarak yine teknik birkaç detay aktaralım:

Türk bankalarına 20-25 milyar dolar yatıran yabancı sermaye, Türk halkının trilyon dolarlık aktifini kontrol eder hale geldi.

Yabancı bankaların, ülkeyi siyasi-ekonomik krizler öncesinde ve sırasında ani terk etme riski, finansal aracılık hizmetlerinde şok düşüşlere yol açarken, artan rekabet, yerlileri aşırı riskli alanlara itiyor, “rekabet arttıkça” daha da itecek.

Artan yabancı rekabet ile yerliler sektör dışına itilirken, Türk bankacılık sistemi tam bir “oligopol”e dönüşecek. Yabancılar “en iyilere” odaklanarak, “kredi riski” yüksek olan küçük ve orta ölçeklileri göz ardı edecek.

Yukarıda saydıklarım olabileceklerin sadece birkaç cümle ile özetlenmiş hali…

Peki hiç mi iyi bir gelişme olmayacak? Bir ülkede yerli sermaye, büyüyen ekonomiye paralel bir sermaye artışı ile bankacılık sektörünü besleyemiyorsa o ülkede bankaların satılması normaldir. Burada ayrıntı, satışa toptan karşı çıkmakta değil devletin “regülatör” olarak izni, “stratejik ortaklık” yaratacak şekilde vermesinde ve elindeki bankaları gerekirse halka açıp sermaye yapısını güçlendirerek ve en önemlisi yönetim dinamiklerini yeniden düzenleyerek küresel rekabete dahil etmesinde yatar. Bizim gibi “ne varsa satalım” stratejisi ise “stratejisizliğin” en güzel örneğidir.

Sonuç: AB genelinde, hukuken engel olmamasına rağmen, banka satışlarında “görünürde olmayan bir politika” izleniyor ve ulusal çıkarlar doğrultusunda gerekli oranlar mutlaka korunuyor. Eğer amacımız AB ülkesi olmaksa hem de “merkez AB’nin” bir parçası olmaksa lütfen onlar kadar sektörümüze sahip çıkalım. Finansal dinamikler tamamen el değiştirse de “kendisi” olmaya devam edebilecek bir yapıyı kimse hayal etmesin!

Not: Coşkun Ulusoy, “yazmamızı, konuşmamızı engellemek” için ben dahil 6 yazara 30 trilyonluk tazminat davası açtı. 300 milyardan fazla harç ve masrafı “şehitlerin aidatlarından” OYAK’a ödetti. Davaları da kaybetti. Şimdi bu paranın hesabını şehit aileleri “merak ediyor”. Haydi Coşkun Ulusoy, basına sansür uygulamak uğruna “harcadığın” paranın hesabını, “şehit binbaşımın kızına” ver! Zira onun senin gibi canı sıkılınca gidip oturacağı evleri yok Amerika’da!

(Yiğit Bulut, Vatan)

Tür: , Yayın tarihi: 29 Ağustos 2008

Ramazan’da kimler oruç tutmayabilir?

Hemen hepimiz biliyoruz ki, sonsuz merhamet sahibi Rabbimiz, bütün sene boyunca serbest bıraktığı kullarını bir aylık oruç ibadetiyle mükellef kılmış, hem sıhhatlerini kazanmaları, hem de sahip oldukları nimetlerin farkına varmaları için günahların affına sebep olacak bir irade imtihanına bizleri tabi tutmuştur.

Bu irade imtihanında oruçlarını tutanlar çok şey kazanırlar, hiçbir şey kaybetmezler. Tutmayanlar ise hiçbir şey kazanmaz, ama ahiretleri adına çok şey kaybederler. Bunun için nefse ve şeytana uymayanlar, Ramazan-ı şerifin şanına ait hürmeti çiğnemeyerek herkesle birlikte oruç tutarlar, yine herkesle birlikte iftar eder, bayram yaparlar, bir aylık irade imtihanından yüz akıyla çıkarlar.

Bununla beraber Rabbimiz yine de kullarının oruç tutamayacak derecede olan özür sahiplerine oruçlarını ileride mazeretleri geçince tutma izni de verir. Böylece oruç tutamayacak durumda olan özürlüler de zorlanmazlar, oruç tutacak imkana kavuşuncaya kadar oruçlarını tehir edebilirler.

Kimlerdir Ramazan ayında herkes oruçlu iken oruçlarını tehir etme iznine sahip olan özürlüler? Bu mazeretlileri kısaca şöyle sıralamak mümkündür:

1- En başta oruç tutacak güce erişmemiş haldeki masum çocuklar: Bunlar ergenlik yaşına ulaşmadıkça oruç tutmakla yükümlü olmazlar. Tutarlarsa sevabı, onları alıştıranlara da şamil olur. Ergenlik yaşının son sınırı on beş yaş denmişse de, esas yükümlülük, kızlarda özel hal, erkek çocuklarda da ihtilam olmanın başlamasıyla kesinleşir.

2- Çocuklaşmış ihtiyarlar: Oruç tutacak kuvvete sahip olmayan bu yaşlıların halsizlikleri oruç tutmaları halinde daha da artacak, zor durumda kalacaklarsa tutmazlar. Bunların maddi imkanı müsait olanları, tutmadıkları her oruç başına yoksula birer fitre verirler. Oruçlarını böyle tutmuş sayılırlar. Fitre miktarı bir sadaka veremeyecek durumda olanlardan ise Rabbimiz onu da istemez bağışlar, borçlu da kalmazlar.

3- Yaşlı değil, fakat hasta olanlar: Oruç tutacak olurlarsa hastalıkları fazlalaşıp, sıhhati daha da bozulacak olan hastalar, sıhhatine kavuşunca tutmaya niyet ederek bekleyebilirler.

4- Hamile hanımlar: Taşıdıkları bebeğine bir zarar geleceğini düşünüyorlarsa doğumdan sonraki müsait devrede tutmayı niyet ederek oruçlarını tehir ederler.

5- Çocuk emdirmekte olan anneler: Oruçlu iken sütün azalacağını, emen çocuğun ya da annenin zarar göreceğini düşünüyorlarsa oruçlarını tehir eder, sonra tutarlar.

6- Her ay belli günlerdeki özürleri başlamış bulunan hanımlar: Bunlar da oruçlarını bu halleri başladığı anda bırakırlar; bittiği günden sonra başlarlar. Bu özürlerini başlatmamak için önceden ilaç almaya mecbur değiller. Çünkü oruç tutamadıkları günlerinde de Rabb’imizin tutmayın emrine itaat ettikleri için oruçlarını tehir etmekteler. Yani isyan yok yine emre itaat var.

7- Seferde olanlar: Oruç günlerinde doksan kilometreden az olmayan yolculuğa çıkmış bulunanlar. Bunlar yolda tutarlarsa sevaplısını tercih etmiş olurlar, tutmazlarsa verilen izni kullanmış olurlar, sefer dönüşünde tutacakları için bir vebal söz konusu olmaz.

Ramazan ayı boyunca nefis ve şeytan birlik olup Ramazan’ın başında, (zorluk verecek bir aya girildiği yolunda) vesveseler fısıldamaya başlarlar. Şeytanın bu vesvesesine cevabımızı kendi içimizde hemen vermeli, baştan ümidini kestirerek demeliyiz ki:

Ey nefis, ey şeytan! Rabbimiz, sene boyunca serbest bıraktığı bizleri bir aylık oruç ibadetiyle mükellef kılmış, hem sıhhatimizi kazanmamız, hem de sahip olduğumuz nimetlerin farkına varmamız için günahlarımızın affına sebep olacak bir irade imtihanına bizleri tabi tutmuştur. Bu irade imtihanında oruçlarını tutanlar çok şey kazanırlar, hiçbir şey kaybetmezler. Tutmayanlar ise hiçbir şey kazanmaz, ama (ahiretleri adına) çok şey kaybederler, ömür boyu bu ihmallerinin pişmanlık ve utancını yaşarlar. Mutlu Ramazanlar dileğimle.

(Ahmet Şahin, Zaman)

Tür: , Yayın tarihi: 29 Ağustos 2008

Etobur dinsizlerin kurban tenkitleri

Yarı pişmiş kanlı bifteğe yahut domuz pirzolasına bayılan bazı çağdaş ve ilerici kişiler İslâm’daki kurban kesme ibadetine ateş püskürürler.

İslâm âlimleri ve tasavvuf büyükleri içinde kurban üzerinde en fazla duran ve Müslümanları bu ibadeti yerine getirmeye teşvik eden zat Bursalı İsmail Hakkı (Kuddise sırruh) hazretleridir.

Ben bir Müslüman olarak kurbanı tenkit eden dinsizleri, ateistleri, çağdaşları mı dinleyeceğim; yoksa büyük âlim, büyük mutasavvıf, bilge kişi, örnek insan İsmail Hakkı Bursevî hazretlerini mi? Elbette ikincisini.

Bir kısım hayvanlar, insanların beslenmesi için yaratılmıştır. Koyunlar, inekler, diğer kesim hayvanları kesilmeseler ve yaşlanıp ölmeleri beklense ne olur? Dünya bir hayvanlar darülâcezesine döner. Yeryüzü yüz milyonlarca, belki de milyarlarca ihtiyar, hasta, aceze hayvanla dolar…

Dinimiz hayvan kesiminde merhametsizliği, eziyet vermeyi, zulmü yasaklamıştır.

Bilge ve merhametli Müslümanlar kuzuları kesmez. Büyüsünler, koyun veya koç olsunlar, yavrulasınlar… Ondan sonra kesilebilirler.

Kurban kesmeyi tenkit etmek çok ucuz, çok beyinsizce bir eleştiridir.

Hergün bol bol et yer, hergün et satın alır; sonra da kurbanı tenkit eder.

Kurban kesmenin hikmetleri, sırları vardır.

Bir Müslüman toplum kurban kesme ibadetini yerine getirmezse başına bir sürü felâket gelir, kendisi kurban olur.

Kurbanı tenkit eden şu ilericilere ve dinsizlere bakınız.

Dünyayı fesada vermişler, oluk oluk insan kanı akıtıyorlar.

Irak’ta bir buçuk milyon Müslüman öldürüldü, niçin tenkit etmiyorlar?

İslâm dini uyuşturucuyu, alkolü yasak etmiştir. Dinsizler bu zehirlerle yüz milyonlarca insanı hasta edip aheste aheste öldürüyor.

Sevgili Müslüman kardeşlerime tavsiyem:

Kurban bayramında kesmeniz vacip olan kurbanınızı mutlaka kesiniz. Kesinlikle hayvana eziyet etmeyiniz, ettirmeyiniz, çünkü haramdır. Kesilecek hayvanın gözleri bağlanmalıdır. İte kaka, sürükleye sürükleye götürülmemelidir. Kesim işini, iyi bilen uzman bir kişi yapmalıdır. Hayvana acı çektirilmemelidir.

Kurban, Allah rızası için kesilmelidir. Etinin mümkün olduğu kadar çok kısmı muhtaç fakirlere verilmelidir.

Kestiğiniz, keseceğiniz kurbanlar sizi felâketlerden koruyacaktır inşaallah.

Kurban kesmek merhametsizlik değildir.

Yeter ki, keserken merhametli bir şekilde kesilsin.

Etobur dinsizlerin kurban kesilmesini tenkit etmeleri gülünçtür, maskaralıktır.

Şehir Depremini Bekliyor…

İYİ ve doğru dürüst idare edilen bir ülkede 6,5 şiddetinde bir deprem olur, bir iki kişi ölür; bizde bu şiddette bir depremde birkaç yüz kişi, hattâ birkaç bin kişi can verir.

Medenî ülkede 7 küsur şiddetinde bir depremde bin kişi ölürse bizde 20-30 bin kişi ölür…

Büyük depremden bu yana 9 sene geçti. Ne gibi tedbirler alındı?

Toplantı üstüne toplantı, beyan üstüne beyan, rapor üstüne rapor… “İş” olarak bir şey yapılmadı.

9 senede İstanbul yeniden yapılabilirdi. Yapılmadı.

Şehirdeki yapıların yarısından fazlası kaçakmış.

İst./Fatih Akdeniz Caddesi’ndeki binalar teker teker incelenmiş, üç bina dışında, 7,5 şiddetinde bir zelzelede hepsi yıkılacak durumdaymış. Rapor ortada… Tedbir yok…

Marmara denizinin dibinden fokur fokur gaz çıkıyormuş… Tedbir yok.

Küçük uçaklarla şehri gezdiren firmalar varmış. Bilet ücreti biraz pahalı, 100 liranın üzerindeymiş. İmkânı olan birkaç kişi bunlara binsin ve şehri şöyle bir çepeçevre gezsin. Yirmi milyonluk dev kentin etrafında on binlerce çok yüksek mesken binası yapılıyor. Deprem yaklaşıyor, rant hırsı devam ediyor.

Depremi yazma, aman halkın morali bozulmasın.

Depremle ilgili bütün planlar (onlara da plan denilebilirse) faciadan sonra ne yapılacağına ait.

Konya’da durup dururken yıkılıp 100 vatandaşa mezar olan Zümrüt apartmanı gibi kim bilir İstanbul’da kaç apartman var.

Birkaç hafta önce bir vatandaş İznik gölüne girmiş. Aaaa bir de bakmış ki, gölün üzeri karınca ölüleriyle dolu… Bunlar deprem habercisi hadiselerdir.

İzmir Ege bölgesinde de yer sarsıntısı bekleniyormuş.

Depreme karşı tedbir almakla vazifeli olanlar kimler?

-Öncelikle hükümet.

-Sonra belediyeler.

-Üniversiteler, ilim adamları.

-Medya.

Seçimlerden önce kaçak yapılar için yeni bir af çıkartılırsa hiç şaşmam.

Toplumun bir kısmı hoplaya zıplaya, çalıp oynayarak; diğer büyük kısmı düşe kalka, ağlayıp sızlayarak bir menzil-i maksuda doğru gidiyor.

Gazetelere bakınız: Mankenler, sporcular, şarkıcı türkücüler, çalanlar (müzik ve başka şey…), rezaletler, meraklı şeyler (balina yavrusu tekneyi annesi sanıyormuş…), ölü yavrusunu günlerden beri bağrına basan anne goril, içki içki, seks seks, gaflet denizinde yüzüyoruz…

Büyük zelzele, her geçen gün biraz daha yaklaşıyor. Ne zaman? Vakti gelince…

(M. Şevket Eygi, Milli Gazete, 2008-08)

Tür: , Yayın tarihi: 28 Ağustos 2008

Biz böylesine insanlıktan çıktık mı?

Türbanlı cüzzamlı mıdır? Hayatımda ilk defa başkalarının yaptıklarından bu kadar utandım. “Elinizi vicdanınıza koyun. Bu yapılanlar ayıp değil mi? Günün birinde türbanlı biri sizden bir yardım isterse el uzatmayacak mısınız? Biz böylesine insanlıktan çıktık mı?

Diyor Gazeteci-Yazar Balçiçek Palmir yazısında. Yazısının devamında ‘Mahalle baskısı’ tanımlamasını ağızlarına dolayanlara bir başka açıdan mahalle baskısını gösteriyor.

İşte Gazeteci-Yazar Balçiçek Palmir’in, ‘mahalle baskısı’ tanımlamasını dillerine dolayanlara madalyonun diğer yüzünü gösteren yazısı.

Türbanlı cüzamlı mıdır?

Türbanlı cüzzamlı mıdır? Balçiçek Pamir 3 olayla soruyor: Yeme, içme, gezme, denize girme hakkı yok mudur? Hayatımda ilk defa başkalarının yaptıklarından bu kadar utandım.

Sahne 1

Bodrum’da bir sahil. İki haşemalı genç kız denize doğru yürüyor. Ne yalan söyleyeyim ben de uzun uzun baktım. Alışık olduğum bir görüntü değil. Bir tanesi yeşil bir tanesi mor üstelik. O sıcakta terlemezler mi diye düşündüm. Bir tanesi yanıma yaklaştı. “Biz” dedi. “Bursa’dan geliyoruz, ilk defa buraya geldik. Sizin de ikizlerinizi görünce benim de 1,5 yaşında oğlum var acaba ne önerirsiniz? Ne yapsak, otelden memnun değiliz nerede kalsak?”

Bir süre sohbet ettik. Sonra ben ikizleri simitlerine oturtup denize girdim.

Sohbet ettiğim genç kadın da kız kardeşi olduğunu sonradan öğrendiğim genç bir kızla denize girdi. O sırada diğer kadınlardan taciz başladı.

Hem de yüksek sesle.

- Şunlara bak, ne biçim kıyafet… Üstelik rüküş.

- Buralara kadar geldiler. Bodrum’un da tadı kaçtı.

- Maşallah hiçbir şeyden de geri durmuyorlar.

Utandım. Öylesine utandım ki sormayın. Biz ne zaman böylesine sert, vicdansız acımasız ve tacizkar olduk? Biz ne zamandan beri insanları kıyafetlerine ve dış görünüşlerine göre yargılar ve idam eder olduk? Hep “Sorun bizi yönetenlerde, aşağıda bir problem yok” demiyor muyduk?

Haşemalı kızlardan biri dayanamadı.

“Niye bize laf atıyorsunuz, ben de sizin gibi tatile geldim. Üstelik ben sizi rahatsız etmiyorum”

Karşıdan cevap gecikmedi.

“Görüntün beni rahatsız ediyor”

Nasıl yani?

Sahne 2

İstanbul Kemerburgaz’da bir site. Sitenin sakinlerini bir telaş almış ki sormayın. Elimde bir mail var. Site sakinleri sitelerine yeni taşınan aileden son derece rahatsız olmuşlar. Neden? Çünkü ailenin “anne”si türbanlı. Diğer site sakinlerine gönderilen mailde “Hemen bir çözüm bulmalıyız deniliyor. Artık buralara kadar geldiler. Nasıl olur da böyle bir aileye ev kiralarlar anlamıyoruz. Acilen bir toplantı düzenleyip “Kimlere ev kiralanabilir” maddesinin üzerinde detaylıca konuşmalıyız.”

Kendini bilmez bir site sakini böyle bir mail atmış ne olacak ki…

Diyebilirsiniz.

Ben de öyle dedim. Bu mail bana geleli 2 ay olmuştu.

Taa ki diğer site sakinlerini cevaplarını ve konuyla ilgili önerilen çözümleri okuyuncaya kadar… İnanın öyle öneriler var ki yazmaya elim gitmiyor.

Yine utandım. Hayatımda ilk defa bu kadar net bir şekilde, ait olduğumu hissettiğim topluluktan ne kadar uzaklaştığım fark ettim birdenbire.

Sahne 3

İstanbul Levent’te bir İtalyan restoran.

Dört gün önce…

Saat 21.30′da.

Elele bir çift geldi mekana.

Kadının başı kapalı.

Kenarda bir masayı tercih ettiler.

Bir süre sonra yine taciz başladı.

Bakışlar, yüksek sesle söylenmeler, gereksiz gürültüler.

Bir süre sonra “Bir daha burayı adım atmam” diye mekanı terk edenler bile oldu.

Elimde içki kadehim ağzım açık kaldı.

O çift herkesin elinde içki kadehinden, şortlarımızdan, mini eteklerimizden rahatsız olmadan baş başa bir gece geçirmek için kalkıp restorana geliyor ve biz ne yapıyoruz? Ne yapsın adam hayatını Fatih ve çevresinde mi geçirsin?

Üstelik ortada insan haklarına aykırı bir durum yok mu?

Tekrar soruyorum biz ne zaman bu hale geldik?

Şimdi beni topa tutacak kendi deyimleriyle türban konusunda taraf olan okuyucularıma sesleniyorum. “Elinizi vicdanınıza koyun. Bu yapılanlar ayıp değil mi? Günün birinde türbanlı biri sizden bir yardım isterse el uzatmayacak mısınız? Biz böylesine insanlıktan çıktık mı?

Zaten birilerinin amacı toplumu bölmek, biz böylesine garip insanlar haline getirmek değil miydi? Peki biz niye alet oluyoruz?

(Timetürk)

Tür: , Yayın tarihi: 28 Ağustos 2008

İngiliz arkeoloji ajanı Layard’ın hikayesi

Austen Henry Layard, İngiliz diplomat İngiltere’nin İstanbul Büyükelçiliğinde görevli idi. 1840’lı yıllarda sık sık Kuzey Irak’a geldi. Musul yakınlarında kaçak kazılar yaptı.

Asur dönemine ait çok sayıda heykel ve tarihi eser buldu. Bunları “Kelek” adı verilen nehir gemileri ile Basra’ya oradan da İngiltere’ye kaçırdı.

Layard, Tevrat ve İncil’de adı geçen eski kavimlerin tarihini çözümlüyordu.

Osmanlıya bağlı kuzey ırak’ta Kürdistan’ın sosyal ve siyasi yapısını belirleme projesinin de öncülüğünü yapıyordu.

Osmanlı ülkesinden kaçırılan çok sayıda tarihi eser şimdi Londra Brisith Museum’da sergileniyor.

1817 yılında Paris’te doğmuştu. Zengin ve soylu bir aileye mensuptu. Atalarının İspanya taraflarından ve Hugenot olduğunu biliyordu. Küçük yaşlarda iken eline tutuşturulan “Ahdi Atik” yani “eski ahit” kitabını okuyarak hayal ve inanç dünyasını geliştirmişti. Türklerin “Tevrat” ismiyle tanımladığı kutsal kitap, Yahudi tarihinin ayrıntılı bir açıklaması idi. Dünyanın yaratılışından, Nuh tufanına, Yahudi peygamberlerinin ve kavmin yaşadıkları olaylar anlatılıyordu. Başına gelenler hakkında bilgiler vardı. Mısır’dan çıkış ve kutsal topraklara göç olayı ile Musa ve Mısır firavunları hakkında bilgiler veriliyor. Yahudilerin tanrısı olan “Yahova”nın öncülüğünde “adanmış toprakların” kutsallığı hakkında bilgilere ulaşılıyordu.

Amcası Benjamin Layard, zengin olduğu kadar İngiltere Hükümeti ile de yakın ilişkiler içindeydi. Henri’nin iyi bir eğitim yapmasına yardımcı oldu. Oksford’da güzel sanatlar, arkeoloji üzerine eğitim alan Henri, amcasının yardımıyla İngiltere’nin çıkarlarının şekillendiği coğrafyayı gezmeye karar verdi. O, devletinin hizmetinde yani “Sivil görevli” (civil servant) idi. Gördüğü, bildiği her şeyi ülkesine haber verecek, sadece ama sadece kendi ülkesinin çıkarları için çalışacak bir kişi idi. Hindistan ve İran üzerinden 1842 yılında İstanbul’a geldiğinde onu karşılayanlar arasında Büyükelçi Canning vardı. İngiltere elçiliği Beyoğlu/Pera sırtlarında taş bir bina idi. İstanbul ayaklar altında idi. Elçilik’ten Haliç’i ve çevresini seyretmeye doyum olmazdı. Güneşin batışını izlemek bir başkaydı elçiliğin teras katından…

Elçiliğe Musul konsolosluğundan gelen raporlar içinde yörede çok sayıda ören yeri antik kentlerin bulunduğu hakkında bilgiler veriliyordu. Canning’in istekleri doğrultusunda Henry Layard, Musul’a arkeolojik araştırmalar kazılar yapmak ve tarihi eserler bulmak İngiltere’ye götürmekle görevlendirildi. İstanbul’dan yola çıkan Layard, Konya, Adana, Diyarbakır yolunu izleyerek Musul’a geldi. İngiltere’nin bölgedeki görevli konsolosu ile görüşmeler yaptı. Osmanlı valisini ziyaret etti. Dicle nehri kıyısında bulunan Nimrod, Kalat, Koyuncuk ören yerlerinin varlığını tespit etti. Yörenin yerlilerinden bulduğu işcilerle Nimrod harabelerinin bulunduğu tepelik alanda ilk kazılara başladı. Düzgün kesilmiş taşlar, cereler, yangın izleri bulunan toprak altından kanatlı arslan gövdeli ve sakallı insan başı bulunan heykeller bulunduğunda işciler “cin çarpmışa” döndü. Kaçıştılar. Musul valiliği, kumandan ve kadı efendi olaydan haberdar oldu. Kadı’nın izinsiz kazı yapılmasına karşı olması ve işlerin karışması üzerine İstanbul’daki İngiltere elçisi Canning’in devreye girmesi ülkesinin siyasi gücünü kullanarak etki yapması üzerine yöneticiler Layard’ın kazı yapmasına izin verdiler. Sonraki zamanlarda Layard, Dicle nehri kıyısındaki tepelik bir alanda bulunan Koyuncuk harabelerinde kazılara devam etti. Heykeller , altın ve gümüş süs eşyaları, pişmiş tabletler üzerindeki çivi yazılı belgeler buldu. Arap ve Kürt işcilerin sorun yaratması üzerine bölgede bulunan Hristiyan topluluklardan (Nesturi, Keldani) çalışanlar bulundu. Makara ve vinç sistemi kullanılarak dev heykeller yerinden alınıyor, manda ve insan gücü kullanılarak Dicle kıyısındaki yük taşıma işinde kullanılan “Kelek” diye bilinen küçük gemilere getiriliyordu. Layard’ın çalışmaları 1847 yılına kadar sürdü. Ören yerlerindeki hazineler yerinden alınmış İngiltere’ye götürülmüştü. Bu işin adı “hırsızlık” olabilir miydi! Osmanlı kanunlarında “Asarı atika’nın korunması hakkında hükümler olsa da yerel yöneticilerin engellemelerini önlemenin yolları vardı: Rüşvet ve siyasi gücü kullandığınız zaman kapılar açılıyordu. Layard da bu yöntemi sonuna kadar kullanmıştı. Layard “alacaklarını fazlasıyla elde eden” zafer kazanmış bir bilim adamı olarak 1848 yılında ülkesine döndü. O sırada Asur tarihini aydınlatacak çivi yazılı tabletleri okuyacak uzmanlar da vardı. Oksford Üniversitesi’nin arkeoloji bölümünde, ressamlar ve çivi yazılarını çözümleyecek uzmanların da yardımlarıyla araştırmalarını “Ninova harabeleri: Kürdistan’daki Şeytana tapanlar(Yezidiler) Keldani Hristiiyanlarını ziyaret belgeleri ve Eski Asurluların sanatları ve tablolarını araştırma” adı altında 2 cilt halinde yayınlandı.

Layard’ın kutsal kitap Tevrat’ta sık sık bahsedilen Ninova, Nimrut Asur ülkesine hükmeden kralların tarihi aydınlanmış oluyordu. 721 yılında Asurluların Yahudi ülkesine saldırması ve Samiriye olayından sonra yaşanan felaketlerin tarihi sırları da çözümlenmiş oluyordu. Yahudi tapınaklarının ve şehirlerin tahrip olduğu olaydan sonra Yahudiler kendi ülkelerinin dışına sürgün ve yerleşmeye zorlanmışlardı. Bina yapım işlerinde uzmanlaşmış Yahudi ustaların önemli bir kısmı Asur ülkesi başkenti Ninova’ya getirilmiş, burada tapınaklar , heykeller, binalar yapımında çalıştırılmışlardı. Ninova, Asur’un başkenti olarak bağlar,bahçeler, su kanalları, saraylar, tapınaklar ile donatılmış “Dünyanın en güzel şehri” olmuştu. Ancak Asur devletinin insanlık tarihinde “terör imparatorluğu” olduğu Ninova’da hükümdarlık yapan Asurbanipal’in kütüphanesinde bulunan kitaplar ve belgelerden ortaya çıkmıştı. En büyük tanrı olarak bilinen “Asur”, hükümdara düşmanlarını yenmesi için güç vermiş, karşı gelenlere de acımasız ceza vermekle görevlendirmişti. Ninova harabelerinde bulunan kabartma heykellerde mızrakların ucunda sallandırılan çıplak insan bedenleri görülüyor… Çivi yazıları okunduğunda da M.Ö. 648 yılında Babil’e saldıran Asurbanipal düşmanlarını yenmesi ve cezalandırılmasını şu sözlerle açıklamıştı: “Bir ay yirmi beş gün yürüyüş gerektiren bir alan üzerinde Elam bölgelerini yakıp yıktım. Tuz ekip diken diktim.Kral oğullarını, kral bacılarını, genç yaşlı krallık ailesinin üyelerini, valileri,süvarileri,zanaatçıları tümüyle ganimet olarak alıp Asur’a getirdim. Büyük, küçük, kadın, erkek, tüm insanları, atları, katırları, eşekleri, çekirgeler gibi kaynaşan büyük ve küçükbaş hayvan sürülerini de alıp getirdim. Sus’un, Madaktu’nun, Haltemaş’ın ve öteki kentlerin küllerini getirdim Asur’a. Bir aylık bir sürede tüm Elam’ı dize getirdim. Kırlarda insan seslerine, sürülerin gürültüsüne, sevinç çığlıklarına son verdim. Yerlerini yaban eşeklerine , ceylanlara ve başka yabanıl hayvanlara bıraktım”.

Layard, 1850 yılı içinde yeniden İstanbul’a geldi. Osmanlı Hükümeti’ne başvuruda bulunarak Musul yakınlarında Asurlulara ait tarihi yerlerde arkeolojik araştırmalar yapma isteğini belirtti. Osmanlı Arşivinde bulunan Layard’ın başvurusu ile ilgili olarak belgenin sadeleştirilmiş metnini sunuyoruz:

“Tezkiredir. İngiltere devleti tebasından Mösyö Layard, antika araştırması dolayısıyla Musul ve Bağdat taraflarında olduğundan, bulacağı eski eserlerin dışarı çıkarılmasına müsaade olunması İngiltere elçiliği tarafından istendiğinden ol hususta Fethi Paşa hazretleriyle haberleşmeyi esas alan tezkire (rapor) sunulmak için takdim kılındı. Tarih aliminin manevi kaynağı olan eski eserlerin şunun bunun çıkarıp dışarı götürmesi devleti aliyyeye (Osmanlı) münasip olmadığından bu maddenin tamamen yasaklanması ve padişahın sayesinde yapılmış bulunan müzenin ilerletilmesi hakkında düşünülen karar ve nizamın içinde bulunmak doğal işlerden bulunduğuna ve İngiltere elçiliğinin işbu dilekçesi bundan evvel verilmiş olmasına bakılarak ve bu hususta ilişiklik olmamak için adı geçen İngiltereli’nin antika dışarı götürmesine tezkirede yazılmış bulunan şartlar ile müsaade olunması ve bu sureti İngiltere elçisi mösyö Canning dahi uygun görüp, fakat düşünüldüğü üzere yalnız üç ay için ruhsat verilmesi çünkü şimdi kış olduğundan iş görülemiyeceği cihetle pek az olacağından biraz uzatılması ifade olunup gerçekten çıkarılacak eşyadan devlete (Osmanlı) bırakılacağı ve gerçekten kış mevsimi çalışamıyacağından bu kadar müddet kafi olmayacağı cihetle bu sürenin uzatılmasında sakınca olamıyacağından altı ay için ruhsat verilmesi ve bu İngiltereli’nin antika çıkarılmasıyla uğraşması esnasında devletten bir ehliyetli memur bulunur ise onun görünürdeki kazılarını ve ne gibi şeyler çıkardığını görmek ve öğrenmek faydaları hasıl olacağından mümkün olduğu halde icrayı icabına himmet olunmak üzere icrayı icabının Fethi Paşa hazretlerine bildirilmesi münasib gibi açıklanmışsa da ol hususta emru ferman padişah ne buyurur ise ona uyulacağı beyanıyla tezkire”

Layard eserleri kaçırırken.

“Koskoca Osmanlı ülkesinde taştan çok ne vardır. Musul yöresinde de dağ taş her yer taş ve toprak ile doludur. Ören yerinin altından bir taş parçası olan heykeller çıkmış ne olacak. Verelim gitsin!” düşüncesinden hareket eden yöneticilerin bulunduğu yerde Layard, Musul civarında yarım bıraktığı kazılarına devam etti. Bulduklarını herkesin gözü önünde ülkesi İngiltere’ye kaçırdı. Londra’daki British Museum’da Asur dönemi eserleri için Ninova kral sarayı bir salonun içinde yeniden inşa edildi. Musul’dan kaçırılan çok sayıda tarihi eser burada sergilenmeye başlandı.

Aradan yıllar geçti. Osmanlı’nın topraklarını korumada zor anlar yaşadığı 1877 yılı içinde Londra’dan İSTANBUL’A yeni bir Elçinin tayin olduğu haberi geldi. Saçları ağarmış, sakalları çenesine kadar sarkan, bakışları şüphe dolu bu insan ülkesi İngiltere’yi en üst düzeyde temsil eden bir yetkili idi. “Sir Austen Henry Layard” adını taşıyan bu kişi yıllar önce Osmanlı’nın kuzey ırak topraklarında antika taş arayan Layard’dan başkası değildi. O’nun ülkesi adına yaptığı çalışmalar devletin en üst düzeyde onur ünvanı olan “Sir” yani “Efendi” olmuştu.

1877 yılı içinde “Öldürücü bir askeri hamle” yaparak Osmanlı’nın Balkanlar ve Kafkasya’daki sınırlarını aşarak İstanbul’a doğru yaklaşan, Yeşilköy yakınlarına kadar gelen Rus ordusunun saldırıları karşısında bir yere kadar Seyirci kalmıştı İngiltere’nin Büyükelçisi Layard. Şubat 1878 içinde Ruslar Yeşilköy’e kadar geldiler ve Ayastefanos anlaşmasının 16.maddesi “ Ermenistan olarak görülen Doğu Anadolu vilayetlerinde Ermeniler lehine reform yapılması” görüşleri yer alıyordu. Layard, bu gelişmeler karşısında ülkesi İngiltere adına “altın vuruşu” yaptı. Osmanlı’nın güvenliği tehlikeye girmişti. Anadolu’nun muhtemel bir Rus saldırısı karşısında askeri güvenliğini sağlamak üzere Kıbrıs adasının geçici üs olarak verilmesi gerektiği görüşlerini dile getirdi. Haziran 1878 içinde yapılan bir anlaşma ile Padişah “hukuku şahaneme asla halel gelmemesi şartıyla” sözlerini belge üzerine kırmızı mürekkep ile yazarak İngiltere’nin Kıbrıs’ı askeri üs olarak kullanmasına izin verdi. Bilindiği üzere İngiltere’nin görünüşte Osmanlı’nın Rusya karşısında dağılmasına karşı çıktığı ve Berlin kongresinin toplanmasını sağladığı burada “Ermenistan olarak görülen Anadolu eyaletlerinin” sözleri değiştirilerek “Ermenilerin de yaşadığı topraklar” olarak yer almıştı.

Layard, 1880 yılına kadar İstanbul’da elçi olarak görev yaptı. Bu süre içinde Ermeni sorunu dahil, Osmanlı’nın “ekonomik kontrole alınması, Yahudi ideallerinin canlanması” için elinden gelen çalışmaları sürdürdü.

(Cezmi Yurtsever, Şifre)

Tür: , Yayın tarihi: 28 Ağustos 2008

Yorgun tapir

Tür: , Yayın tarihi: 28 Ağustos 2008

İlker Başbuğ’un masonluk hikayesi

- Türkiye’nin Genelkurmay Başkanı, 2006 yılında resmi başvuruda bulunarak İngiltere destekli ve kuruluşu 1882 yılına dayanan “Cercle d’Orient”e üye olmak istedi. Ve isteği soruşturma sonrası kabul olundu.

- Cercle d’Orient, “Doğu Çevresi” veya “Şark çemberi” anlamlarına da gelir. Kurucusu olan İngiltere’nin İstanbul Elçisi Sandison, aynı zamanda Beyoğlundaki “Grand Orient Mason Locasının” da kurucusudur. Cercle d’Orient ve Grand Masonlar Locası (yeni ismiyle Büyük Kulüp) uzçun yıllar Beyoğlu Abraham Paşa apartmanında çalışmalarını sürdürdü.

- Büyük Kulüp, Kadıköy Havuçzlubahçe’ye deniz kıyısına taşındı. Sosyete ve zenginlerin Türkiye’yi yöneten üst düzey basın ve iş dünyası ile İngiltere-ABD eksenli derin güçlerin buluşma, eğlenme yeridir. Ve Büyük Kulüb’ün üyeleri arasında masonlar da dikkat çekmektedir.

- Sayın İlker Başbuğ, “Cercle d’Orient”e üye olması esnasında Genelkurmay’dan izin almış mıdır?

Türkiye Devleti’nin Ağustos 2008 tarihi itibariyle Genelkurmay başkanlığı görevine getirilen sayın İlker Başbuğ’un kimliği ve kişiliğinin arka planında yer alan tarihsel bir gelişmeyi aralamak ve toplumu aydınlatmaktır. Zengin bir tarih birikimi ile Türkiye, üç kıtanın kavşak yerinde bulunması dolayısı ile Avrupa, Kafkasya, Ortadoğu’da yaşanan olayların çekim merkezi durumundadır. Türkiye’nin bölünmez bütünlüğü, bağımsızlığı ve geleceğe güvenle bakmasının da en büyük güvencesi halkının devlete demokrasiye ve ordusuna olan güvenidir. Ataları ve ailesinin geçmişinden süzülerek gelen ve Türkiye’nin Genelkurmay başkanlığı görevine kadar yükselen sayın İlken Başbuğ’un biyoğrafisinde yer alan bilgilere göz atalım:

İlker Başbuğ (d. 1943,Afyonkarahisar). Türk Silahlı Kuvvetleri’nin 26. Genelkurmay Başkanıdır. 1943 yılında Afyonkarahisar’da doğan Başbuğ, aslen Rumeli Manastır kökenli bir aileye mensuptur. 1965 yılında Kara Harp Okulu’ndan, 1968 yılında Piyade Okulundan mezun olmuştur. 1975 yılına kadar Kara Kuvvetleri Komutanlığı’na bağlı çeşitli birliklerde Takım ve Bölük Komutanlığı yapan Orgeneral İlker Başbuğ, 1977 yılında Kara Harp Akademisi’nden mezun olmuş, ardından kurmay subay olarak; Genelkurmay Plan Harekât Daire Başkanlığı’nda Karargâh Subaylığı, Kara Harp Akademisi Öğretim Üyeliği, Belçika/Brüksel’de NATO Uluslararası Askeri Karargâhında Cari İstihbarat Plan Subaylığı, Kara Kuvvetleri Komutanlığı Plan ve Prensipler Başkanlığı Savunma Araştırma Şube Müdürlüğü ve 51 nci Piyade Tümeni 247. Piyade Alay Komutanlığı görevlerini yürütmüştür. İngiltere Kraliyet Harp Akademisi ve NATO Savunma Kolejini de bitiren Orgeneral İlker Başbuğ, 1988 yılında tuğgeneralliğe terfi ederek bu rütbede; Belçika/Mons’da Avrupa Müttefik Kuvvetleri Yüksek Karargâhında (SHAPE) Lojistik ve Enf. Daire Başkanlığı, 1. Zırhlı Tugay Komutanlığı görevlerinde bulunmuş ve 1995 yılında tümgeneralliğe terfi etmiştir. Tümgeneral rütbesi ile; 1995-1996 yılları arasında Jandarma Asayiş Komutan Yardımcılığı ve daha sonra da Belçika/Mons’da Milli Askeri Temsil Heyeti (NMR) Başkanlığı görevlerini yürütmüştür. 1997 yılında korgeneralliğe terfi ederek sırasıyla; 2. Kolordu Komutanlığı ve Milli Güvenlik Kurulu Genel Sekreter Başyardımcılığı görevlerinde bulunmuştur. 2002 yılında orgeneralliğe terfi eden İlker Başbuğ 2002-2003 yıllarında Kara Kuvvetleri Komutanlığı Kurmay Başkanlığı, 2003-2005 yılları arasında Genelkurmay İkinci Başkanlığı, 2005-2006 yıllarında Birinci Ordu Komutanlığı görevlerini müteakip 2006 yılı atamaları ile Kara Kuvvetleri Komutanlığına atanmıştır. Orgeneral İlker Başbuğ, 4 Ağustos 2008′de açıklanan 2008 yılı Yüksek Askerî Şûra kararları ile Türk Silahlı Kuvvetleri Genelkurmay Başkanlığı görevine atanmıştır.Başbuğ, TSK Üstün Cesaret ve Feragat Madalyası, TSK Üstün Hizmet Madalyası sahibidir.Bayan Sevil Başbuğ ile evli olan Orgeneral İlker Başbuğ 2 çocuk babasıdır.

Görevi gereği yurt içi ve yurt dışı askeri görevler alan, PKK terörüne karşı askeri operasyonları yöneten, eğitim ortamında bu ülke için canını vermesi istenen asker ile son parça ekmeği ve kurşunu bölüşmesi istenen bir düşüncenin, geleneğin içinden gelen bir kimsedir. Ancak Sayın İlker Başbuğ’un hayatında önemli bir gösterge olan o’nun 2006 yılında “BÜYÜKDOĞU KULÜP” üyeliğine kabul edilmesidir. İsterseniz O’nun BÜYÜK KULÜP üyeliğine kabulü ile ilgili belgede yazılanları görelim:

Sayın Başbuğ’u üyeliğe kabul eden BÜYÜK KULÜP’ün logosunun altında “1882 Cercle d’Orient” açıklaması vardır. Türkçesi “Doğu çevresi” veya “ Şark çemberi” anlamlarına da gelir. Circle d’Orient Fransızca bir terim olmasına rağmen onun 1882 yılında kuruculuğunu İngiltere’nin İstanbul Elçisi Sandison yapmıştır. İngiltere Kraliyet ailesinin Osmanlı ülkesindeki en yetkili temsilcisidir Sandison. İngiltere’nin siyasi misyon şefidir. Circle d’Orient’in kuruluş yeri Beyoğlu/Pera semti olduğu için başlangıçla “Cercle d’Pera” olarak da isimlendirilmiş, kuruluşundan kısa süre sonra 1884 yılında Circle d’Orient adını almıştır. İngiltere’nin İstanbul’daki Elçilik binası da Pera’dadır. Elçilik binasından haliç, Fatih Camisi çok iyi görünür. Demir parmaklıklar arkasında taş duvarları çatısı ve görünüşü ile İngiltere’nin haşmetini yansıtır. İngiliz Elçisi, 1880’li yıllarda İstanbul’da neden amaç birliği edeceği şahısların/yöneticilerin uğrak yeri olan Circle D’Orient adı altında bir kuruluşa öncülük etsin. Elçinin başkanlığında kurulan Circle D’Orient’e kısa sürede Osmanlı Hükümetinin Sadrazamı, Vezirleri, Bakanları dahil pek çok üst düzey yönetici üye olmuştur. İngiltere elçisi ile aynı masada buluşan yemekler yiyen, kahve içen, müzik dinleyen, şen kahkahalar atanların bilinç altlarında çok önemli bir istekleri vardı: Makam ve mevkilerini özetli çıkarlarını korumak. İngiltere’nin referansı ile Batılı bankalardan kredi almak, isyanları bastırmak, savaş çıkarmak. Özellikle de Elçinin gözlerine bakarak “Onay almak” çıkarları korumaktı.

İlker Başbuğ Kudüs Ağlama Duvarında

Cercle d’Orient’in kurulduğu çalışmalarına başladığı tarihi bina da Osmanlı yönetiminde etkisi olan Ermeni asıllı Abraham Paşa’ya ait idi. Ve Beyoğlunda tarihi ana caddenin kıyısında bulunuyordu. Abraham Paşa, sarraflık mesleğinden çok para kazanmış, kumar ve kadın merakı yüzünden servetini hızla tüketmiş hatta iflas etmişti. Ama İstanbul’da Cercle d’Orient’in hizmet binasını kiraya vermekten mutluluk duymuştu.

Beyoğlundaki Abraham Paşa’nın tarihi binasında aynı zamanda Osmanlı Masonlar Kulübü’de hizmetlerini sürdürüyordu. Osmanlı Mason locasının da adı “Grand Orient” (Büyük Doğu) locası idi. Özetle 19.yy ortalarında İstanbul pera’da kurulan Mason Circle d’Orient binasının bulunduğu Abraham Paşa bina haritası localarının en büyük destekçisi İngiliz elçiliği ile birlikte yine Pera’da hizmet veren ABD elçileri, Fransız, İtalyan diplomatik misyonu ve onlarla işbirliği yapan kökenleri batılı ve hristiyan olan ama kendilerine “Levanten” denilen insanlardı. Abraham Paşa’nın Büyük Doğu mason locası ile Cercle d’Orient’in tarihi hizmet binası apartmanında Cercle d’Orient ile “Grand Orient Masonlar locasının” birlikte çalışması tesadüfi olabilir mi! Cercle d’Orient’in adı içinde sadece “Masonlar” kelimesi yoktu. Ama kurucuları Masonlar idi.

Sonraki yıllarda 1909 yılında “Grand Orient Mason Locası” Talat Paşa başkanlığında Hür ve Grand Orient (Büyükdoğu) Mason locası diploması Bağımsız Masonlar Locası olarak isim aldı. Talat Paşa aynı zamanda “Circle d’Orient”in de üyesi idi.

1930’lu yılların başlarında Circle d’Orient’in adını değiştirme konusu gündeme geldi. Toplantı tutanakları Türkçe ve Fransızca olarak yazıldı. Ve 1936 yılında “Büyük Kulüp” adını aldı. 1960’lı yıllardan sonra ise Mason locaları ile Büyük Kulüp’ün gelişi serpilmesi gerekiyordu. Büyük Mason locası Kadıköy’e taşındı. Büyük Kulüp te Kadıköy Çifte Havuzlar semtine Talat Paşa, 33 derece Mason üstat yerleşti. Deniz kıyısında plajı, hemen yanı başın da koruluk olarak da korunan yeşil park alanı ile Mason DUL KADIN HEYKELİ kARÖKÖY “Doğa cenneti” olarak tasarlandı. Havuzda yıkanarak serinleyenler, güneşin batımını izlerken şarkı söyleyenler, balolarda göğüs dekolte genç ve güzel bayanlar ile yanak yanağa dans edenler, resim sergisinde viskisini yudumlayarak entelektüel pozlar verenler…Her iki laflarının arasına “Cumhuriyet, Atatürk, Laiklik” kelimesini sokuşturanlar… Özetle tebessüm ederek mutluluk görüntülerini fotoğraf karelerine yansıtanlar aynı ortamda buluşuyor. Büyük Kulüp’ün üye sayısı Mason üstat Hiram Usta heykeli, Ziraat Bankası/Karaköy 6000’i buldu. Türkiye’nin yönetiminde söz sahibi olan siyasetçiler, iş çevreleri ve sanatçıların buluştuğu yer olmuştu. Düğün törenlere yapanlar, stres atanlar, İngiliz elçisi ile buluşanlar özellikle Büyük Kulüp’ü tercih Karaköy’ün görüntüsü , Osmanlı dönemi ediyordu. Kulüb’ün yönetim kurulu geleneklerine sımsıkı bağlılığı ile tanınıyordu. Üye kabullerinde kişinin ekonomik durumu ve sicili araştırılıyordu. Ve genelde üyelerinin bir kısmı da önde gelen masonlar idi.

Sayın İlker BAŞBUĞ! Kişisel tercih hakkını kullanarak Büyük Kulüp üyeliğine başvuru ve kabul haklarını elde ettiniz. İstanbul’a geldiğinizde Devletin imkanları ile kurduğu Orduevlerinin imkanları sizler için yeterli gelmemiş olabilir. Ne de olsa iş ve basın çevreleri ile buluşmanız, İngiltere ve ABD siyasi ve diplomatik misyon şefleri ile aynı masada kahve içmeniz…”Yalancı cennet” olarak tasarlanan kulüp ortamında lüks hayat sürmeniz sizin tercihinizdir. Diğer yandan yıllardan beri Türkiyeyi tehdit eden PKK terörüne karşı operasyon bölgelerinde asker kıyafetleri ile dolaşıp halka, askerlere moral vermeniz de haber metinlerine fotoğraf karelerine yansımış olabilir. Ama yine Türkiye’de bitmeyen bir terör ortamının da varlığını bilen herkes gibi bu hususta yüreği yananlar da şehit aileleri olsa gerek. Görev gezisi dolayısı ile İsrail’e kadar gidip, Yahudilerin Ağlama duvarına ellerinizi koyarak duygulanmanız ve dua etmeniz ile ilgibi fotoğraflar basında yer aldı. En azından bu konuda kamuoyuna açıklamalar yapmanız gerekirdi. Dualaranız inancınızın gereği olabilir. . Bir başka günde şehit cenazesinde namaz kılarak elinizi Yaradana açmanız da mümkün olabilir. AÇIK KONUŞALIM! Ordular kumandanı ve “General” rütbesinde bir yetkili olarak üyesi olduğunuz BÜYÜK KULÜB’ün kuruluş kökenleri ve 135 yıla dayanan tarihi göz önüne alınarak adı geçen kuruluşun Osmanlı ülkesinde mason localarının da kurucuları arasında bulunan İngiltere elçilik misyonu tarafından kurulduğunu bilmez misiniz! BÜYÜK KULÜP veya “Cercle d’Orient”e üye olurken bağlı olduğunuz Genelkurmay’dan izin aldınız mı! Benzer şekilde bir ordu mensubu subayın herhangi bir kulüp dernek veya kuruluşa üye olmasına izin verir misiniz! Türk askerleri vatanları ve inandıkları değerler uğruna “Allah Allah” sesleri ile düşmana karşı hayatını ortaya koyarak mücadele verirken geride kendisine emir veren yöneten bir kumandanının “yalancı cennetlerde keyif çatması” olayını bildiğinde ne düşünürdü acaba! Özetle: BÜYÜK KULÜP üye kartını iptal ve yırtıp çöpe atacak kadar cesur musunuz!

(Cezmi YURTSEVER)

Tür: , Yayın tarihi: 28 Ağustos 2008

Ergenekon’un kilit isimlerinden Tuncay Güney

Tuncay Güney’i yakından tanıyan isimlerden Gazeteci Tutkun Akbaş, Güney’le ilgili şu bilgileri veriyor: “1993 yılında Samanyolu TV’de bir haber program yapıyordum. Tuncay’ı da o zaman tanıdım. O da başka bir haber programında yapımcı yardımcısı pozisyonunda çalışıyordu. Koridorlarda yürüdüğü zaman ‘İsa Mesih sizi kutsasın’ derdi. Yaşam tarzı, giyinme tarzı sıradışıydı. Samanyolu TV’nin kalıplarına uymuyordu. O dönem çok derin ilişkilerinden söz ediyordu. Bunlardan bir tanesi bugün adını duyduğumuz Ergenekon’du. Daha o tarihlerde Veli Küçük’le görüşmelerden bahsederdi. Aldığı bilgilerden bahsederdi. Sık sık Samanyolu TV’de de bazı isimleri ona tanıştırmaya götürürdü. Veli Küçük’ün yanına sık sık gidip geldiğini biliyorum.”

Akbaş, Tuncay Güney’in, 2001 yılında önemli bir dolandırıcılık suçundan gözaltına alındığını belirtiyor: “Tuncay önce işlediği suçtan dolayı gözaltına alındı. Sorgulanmasının ardından serbest bırakıldı. Tuncay’ın Türkiyeden çıkışında bir takım şeyler net değil. Karanlık gibi duruyor.”

Serbest bırakıldıktan sonra ABD’ye giden Tuncay Güney, 2004 yılında törenle Yahudi olur ve ardından da Haham yardımcısı. Şimdi Ergenekon sanığı olan Güney, Çevresine asla Türkiye’ye dönmeyeceğini söylüyor. Yaşamını Kanada’da sürdüren Güney, PKK’nın Ergenekon ilişkisinden, Sabancı suikastine kadar bir çok konuda görüş belirtiyor.

Akbaş “Son söylediklerine bakarken Tuncay’ın son 4-5 yıldır Kanada ve ABD macerasını mercek altına almakta fayda var. İlişkileri, çalışmaları, yaptıkları. Neden hamam olarak kendisini lanse ettiği bunlar araştırılması gereken unsurlar” diyor.

Tuncay Güney’in gizli sırları

Güney’in, Veli Küçük’ün K.Irak’a silah götürürken yanımızdaydı dediği Ayşe Önal, Güney’e dair bilinmeyenleri anlattı!

Tuncay Güney’in ifadelerinde “K.Irak’a silah götürürken yanımızdaydı” dediği gazeteci Ayşe Önal, Güney’in doğrulara senaryo kattığını söyledi. Önal, Küçük’ün ise kendisini 19 arkadaşıyla işten attırdığını ifade etti.

Tuncay Güney’in ifadelerinde söz ettiği ve “Kuzey Irak’a silah götürürken yanımızdaydı” dediği Ayşe Önal, Güney için şunları anlattı: “Tuncay’la Samanyolu Televizyonu’nda ana haber spikeri olduğu 1994′ün Nisan ayında tanıştık. Başörtüsü konularında sıcak mesajlar verdiğim için sıcak davranıyorlardı. Hatta bir seferinde, Cengiz Çandar ve Nur Vergin’lerle birlikte bir iftara gittik. Bizi Fethullah Gülen’le tanıştırdı. Sanıyorum 22 yaşlarındaydı. Bu kadar genç ve deneyimsiz olmasına rağmen böylesine güçlü olması beni çok şaşırtmıştı”

“Tuncay doğruları, içine inanılmaz senaryolar ekleyerek anlatıyor. Bunu neden yapıyor anlayamıyorum. Zavallı görünmesine rağmen güçlü olması bana tuhaf gelmişti. Samanyolu’nun en güçlü adamıydı. ‘Ayşe abla sen beni küçümsüyorsun ama ben çok iyiyim’ diyordu. Birileri bununla silah kaçırıyorsa Tuncay’ı kutluyorum. Silah kaçırmışım, ‘Cantürk’ü öldürmeyin’ demişim. Çağırsınlar beni, Tuncay’ı alsınlar karşıma, konuştursunlar.”

1994 Mayıs sonunda, Ercan Arıklı tarafından, Nokta’dan Sabah Grubu’nun çıkaracağı Ateş dergisini hazırlamak için 20 kişilik ekiple transfer edildiklerini anlatan Önal, “Derginin hazırlıklarını yapıyorduk. Editör arkadaşlarımdan biriyle Sapanca’ya gidiyorduk. Güney beni aradı ve Kocaeli’ye gittiğini belirterek, ‘Birlikte gidelim’ dedi. Ben ‘Ne kadar kalbin temiz Tuncay, biz de Adapazarı’na gidiyorduk’ dedim. Arabamla gidiyorduk. Öğle vakti, İzmit’te bir yere uğrayacağını söyledi. Jandarma kışlasının önünde durduk. 15 dakika sonra Tuncay geri geldi ve ‘Abla Paşa seninle tanışmak istiyor’ dedi. İçeri girdik. Tuncay, ‘Paşam size Ayşe Önal’ı getirdim’ dedi. O zaman Küçük’ü hiç kimse tanımıyor. İçeride on dakika kadar oturduk. Küçük başladı, ‘Şu, bu Ermenidir, hem bizim bir istihbarat örgütümüz var’ diyerek, insanların aleyhinde atıp tutmaya. Benim en iyi arkadaşlarım Ermeniler, adını verdiğiniz kişilere anlatacağım, hakkınızda dava açacağım’ dedim. Sinirlenerek oradan ayrıldık” dedi.

Daha sonra bu olayı anlattıkları Ercan Arıklı’nın kendisine, ‘Bu diyalogları yaz’ dediğini ve Ateş Dergisi’nin 2 Temmuz 2004′da çıkan ilk sayısının Editör köşesinde kaleme aldığını anlatan Önal, bunun üzerine işten atıldıklarını anlattı: ‘3 Haziran 1994′te dergi dağıtıldı. Güzel bir dergi olmuştu. Gece Ercan Arıklı beni çağırdı, ekipten bazı arkadaşları toplayıp gittim. Ercan Bey ağlamak üzereydi, çok üzgündü. ‘Malesef seni ve arkadaşlarını kovmak zorundayım. Dinç Bilgin de Zafer Mutlu da çok üzgün’ dedi. 20 kişiyi o gece kapının önüne koydular. İlk kez Küçük ve JİTEM adlarını zikreden gazeteciyim ben. Bu kadar insanın bundan zarar göreceğini bilsem, bunu yapar mıyım. Arkadaşlarımın çoğu işsiz kaldı.’

Güney’in, “Ünal Erkan’la sınır geçişini ayarladı. Ergenekon Irak’ta PKK’ya silah götürürken yanımızdaydı. Konteynerlerde silah olduğunu öğrenince tartışıp geri döndü” iddiası için Önal şunları söyledi: “Ben belki 200 kez K.Irak’a gittim. Talabani ile röportaj için gidiyorduk. Kuyruklarda beklememek için Erkan yardımcı oluyordu. Silopi’de Güney’e rastladık, kötü bir arabası vardı. ‘Abla ben de geliyorum’ dedi. Ayrı arabalarda gittik. Ben silah milah görmedim. Selahattin’e gittik, Tuncay bizi yaşlı bir Türkmenin evine götürdü. Adam bize güzel sofra hazırladı. Tuncay’la Irak’taki irtibatımız bundan ibaret.”

(Yenişafak, 2008)

Tür: , Yayın tarihi: 28 Ağustos 2008

Mehmet Akif’in yakılan Kur’an Meâli

Mehmet Akif, her şeyden önce “Kur’an şairi”dir. Çünkü Akif, bütün hayatı boyunca bir insan, bir fikir, bir mücadele ve aksiyon adamı olarak Kur’an’dan hiç kopmadı, bütün kalbiyle Kur’an’a bağlı kaldı. Madden ve mânen Kur’an ile birlikte yaşadı. Zira o, Kur’an’a inanmıştı, Kur’an’lı bir evde doğdu, cami kürsülerinde hep Kur’an ile konuştu. Vaazları hep Kur’an ayetlerinin tefsiri şeklindedir. Balıkesir, Kastamonu, Eskişehir, Burdur, Afyon, Antalya ve Konya’da halka hep Kur’an’la konuştu. Dolayısıyla Milli Mücadele’nin ateşini Kur’an ile yaktı. Böylece Akif, cami ile cephe arasında sağlam bir köprü kurdu. Akif’in Kur’an ile başlayan hayatı, yine Kur’an’la sona erdi. Son nefesini verirken, bir yandan da Hafız Necati’nin okuduğu Kur’an’ı dinlemekteydi. Ölünce de “Kur’an sesleri” ile ebedî istirahatgâhına defnedildi. Ülkemizin en değerli hafızları, onu Rabbimizin huzuruna hatimlerle uğurladılar.

Gelelim Akif’in Kur’an meâli çalışmasına ve daha sonra bu meâlin vasiyeti üzerine yakılması meselesine.

Akif’in, Kur’an ile asıl derinden meşguliyeti ve beraberliği Mısır yıllarında gerçekleşti. 1926′da gidip yerleştiği Mısır, onun için zorunlu bir itikâf ve inziva mekanıydı adeta. Çünkü redd-i miras türünden yapılan inkılâblar, onu sükût-u hayale uğratmış, Akif de Mısır’a hicret etmişti. Bulunduğu psikolojik durum da buna eklenince, kendini çokca ibadete verdiği Mısır’da, vakitlerinin çoğunu Kur’an okumakla ve dinlemekle geçirirdi. Diğer yandan da Mısır’ın ünlü hafızı Şeyh Muhammed Rıfat’ın Kur’an okuyuşuna hayrandı ve sırf bu amaçla sık sık ikamet ettiği Hilvan’dan Kahire’ye giderdi.

Akif’in Kur’an ile hemhal olması, Kur’an’ın Türkçe meâli çalışmalarıyla daha da yoğunlaştı. Zira, Cumhuriyetin ilanından sonra TBMM, Kur’an’ın tefsir ve meâli, Sahih-i Buhari’nin tercüme ve şerhinin hazırlanmasını kararlaştırmıştı. Bu işler için en ehil kişiler de, tefsirde Elmalılı Hamdi Yazır, hadiste Ahmet Naim, meâlde ise Mehmet Akif idi. Meâl işi, Akif’e teklif edildi.

Akif, bu işi yapabilecek bilgi ve ehliyete sahip olduğu halde, bu işin ağır bir sorumluluk getirmesi, Kur’an’ın bir başka dile hakkıyla tam olarak çevrilmesinin imkansızlığı nedeniyle bu işi önce kabul etmek istemedi: “Kur’an, hiçbir şeye benzemez. Onun içinde öyle kelime ve mefhum (kavram)lar vardır ki, Türkçe karşılığı yok. Öyle ayetler vardır ki, muhtelif manalara gelir. Bu bakımdan da Kur’an’ın aslını Türkçe’ye çevirmek çok müşkil bir iştir” diyordu. Fakat araya Ahmet Hamdi Akseki’nin girmesi ve umumi arzunun da bu şekilde olduğunu söylemesi üzerine teklifi kabul etti. Daha sonra sözleşme yapıldı. Akif meâl çalışmasına başladı. Akif, bütün zamanını bu işe ayırmıştı. Ama bu çalışma kolay olmuyordu. Çünkü bu işin ağır bir manevî sorumluluk getirmesinden dolayı bunalıyor, sıkılıyordu. Diyar-ı gurbet saydığı Mısır’da karşılaştığı bir takım maddî-manevî zorlukların yanı sıra Mısır’ın iklimi de bu çalışmanın zorlukları arasında idi.

Bütün bu sıkıntı ve zorluklara rağmen, büyük bir azim ve gayretle Akif, yaklaşık dört yıl boyunca bu işle uğraştı. Ortaya her bakımdan mükemmel bir meâlin çıktığı bilinmektedir. Nitekim Eşref Edip, Mısır’a M. Akif’i ziyarete gittiğinde, bu meâli baştan sona okuyarak buna bizzat tanık olmuştur.

Akif, meâlle ilgili yaptığı tashihleri yakın dostlarına göstererek şöyle der: “Bunları hep, müsveddeden temize çektim. Bir kelimenin, en güzel zannettiğim karşılığını bir zaman sonra beğenmem. Daha münasip bir kelime aklıma gelirse, o kelimeyi çalışmamın ilgili kısmına koyarım.”

Bu çalışmadan Akif’in kendisi de faydalanmış, büyük bir manevî huzur duymuştur. Nitekim yakın dostlarına: “Kur’an’ın Türkçe meâli için yaptığım çalışmalar, bu dünyada en üstün zevk ve huşû ile geçirdiğim anlar olmuştur. Hâlimde çok büyük manevî değişiklikler gördüm. Kimseye bir şey veremedim. Fakat ben çok şeyler aldım. Duyduğum manevî feyz çok büyüktür.”

Hakikaten, Akif’in, Kur’an üzerinde uzun yıllar yaptığı bu çalışma, Akif’i, teravih namazını hatimle kıldıracak derecede sağlam bir hafız yapmıştı.

Fakat ne yazık ki, bu meâlden faydalanılamadı. Zira meâl, bir rivayete göre, son zamanlarındaki sağlık problemleri nedeniyle yeterince çalışılmadığından kendisini memnun etmemiştir. Çünkü Akif gibi, güçlü bir imana sahip birisinin, Kur’an’a olan hürmet ve saygısından dolayı, yaptığı meâlin kendisini tatmin etmemesi gayet normaldir. Bu mesele açıldıkça: “Beni tatmin etmeyen bir eser, bir başkasını nasıl tatmin eder?” diyordu.

Diğer yandan ise Diyanet İşleri Başkanlığı yetkilileri, meâlin gönderilmesini istiyorlardı. Akif ise, meâlin henüz tam kemale ulaşmadığı gerekçesiyle meâli göndermedi. Bunun üzerine Diyanet İşleri Başkanlığı, sözleşmeyi feshetti. Bu durum, Akif’i çok rahatlattı. Çünkü artık başladığı işi, hiçbir resmi makama karşı sorumluluk hissetmeden hür ve serbest bir şekilde sürdürecekti. Eseri yarım bırakmadı, bitirdi. Fakat Akif’i sözleşmeyi feshetmeye iten asıl neden, ibadetlerde reform(!) yapmak, namazlarda Kur’an yerine Türkçe tercümesini ikame etme cereyanlarının başlamış olmasıydı.

Bu durum, gayet tabii ve haklı olarak Akif’i endişelendirmiş: “Demek, benim meâli, bu iş için istiyorlarmış. Ben, meâli verirsem, onu Kur’an yerine okutmaya kalkarlar. Ben, o zaman Allah’ın huzuruna nasıl çıkarım, Peygamberimiz (a.s.)’in yüzüne nasıl bakarım?” demiştir.

Meâl işinin bundan sonraki gelişmesi ise şöyle olmuştur:

Akif, üzerinde çalıştığı meâli, son zamanlarda ağırlaşan ve ilerleyen hastalığına rağmen, bitirmiş ve temize çekmeye muvaffak olmuştur. Fakat son defa, ağır hasta olarak çıktığı İstanbul yolculuğunda (1936) ne olur ne olmaz diyerek, meâli yanında getirmemiş, Mısır’da Ayn Şems Üniversitesi’nde profesör olan yakın dostu Mehmet İhsan Efendi’ye -Prof. Dr. Ekmeleddin İhsanoğlu’nun babasıdır- emanet eder ve şunu vasiyet eder: “Ben şifa bulur, sağ salim geri dönersem, meâlin eksikliklerini tamamlar öyle basarız. Şayet ölürsem bu meâli yakarsın.” Bu konuşmadan kısa bir süre sonra Mehmet Akif, 27 Aralık 1936′da Hakk’ın rahmetine kavuşur.

Meâlin bundan sonraki âkıbetini ise İsmail Hakkı Şengül’e şöyle anlatıyor: “Yıl 1961. Mehmet İhsan Efendi kalp krizi geçirmiş. Hep evinde istirahat ediyor. Ölümden birkaç gün önce oğlu Ekmeleddin’i (İhsanoğlu’nu) yanına çağırıyor ve karşısında duran çalışma masasının kilitli sağ üst gözünü göstererek şunları söylüyor: ‘Oğlum, bu dünyada fâniyiz, hepimiz ölümü tadacağız. Ben öldükten sonra yerine getirmeni istediğim önemli bir vasiyetim var. Gördüğün masanın gözünde iki tomar defter var. O gözün anahtarı orta gözdedir. Ben ölünce o gözü açıp oradaki defterleri yakacaksın.’

Mehmet İhsan Efendi çok kısa bir süre sonra Hakk’ın rahmetine kavuşmuştu. Hepimiz hüzün ve keder içindeydik. Henüz ortaokul öğrencisi olan oğlu Ekmeleddin ile muhterem eşi Seniye Hanım’ı teselli edebilmek için günlerin büyük bir bölümünü onlarda geçiriyoruz. Ben evliyim, Abbâsiye semtinde oturuyoruz. Mehmet İhsan Efendi’nin vefatının üçüncü günü idi, yine eşimle birlikte onlara gitmiştik. Kahire’deki Türk öğrencilerinden bazıları da onlardaydı. Misafirler arasında Osmanlı Devletinin son Şeyhülislamlarından merhum Mustafa Sabri Efendi’nin oğlu edebiyatçı Prof. İbrahim Sabri Bey de vardı. Bu zata hepimiz büyük saygı duyardık. Çünkü ilmî seviyesi ve diğer faziletleriyle saygıdeğer bir insandı. Bir ara Ekmeleddin’in, bu zatın yanına yaklaşarak, alçak sesle bir şeyler anlattığını, onun da heyecanlandığını gördük. Meğer Ekmeleddin, babasının vasiyetini anlatmış ve henüz masanın gözünü açmadığını da söylemiş. İbrahim Sadri Bey’in heyecanı da, masanın gözündeki defterlerin Mehmet Âkif’e ait olabileceğini tahmin endişesinden kaynaklanmış. Durum açıkça anlatıldı, hepimiz heyecanlanmıştık. Ekmeleddin, saygın bir büyüğü ve babasının vefakâr dostu olarak, vasiyetin yerine getirilmesini İbrahim Sabri Bey’e havale ediyordu. İbrahim Sabri Bey, o anda orada bulunan Türk öğrencilerinden beni, Osman Saraç’ı ve Ali İhsan Okur’u beraberine alarak Ekmeleddin ile birlikte merhum babasının yatak odasına götürdü. Ekmeleddin, masanın sağ üst gözünü açtığında, iki tomar hâlinde urganla bağlanmış defterleri gördük. Urganları çözüp masanın üstünde defterleri kontrol etmeye başladık. Defterler, Kur’an-ı Kerim’in baştan sona kadar tercümesini ihtiva ediyordu. Temize çekilmişti, ancak bazı yerlerde kenarlara çıkıntılar çekilerek tahsislerde yapılmıştı. Mehmet Âkif’in yazısını tanıyan İbrahim Sabri Bey gözyaşlarını tutamadı. Hepimizin gözleri dolmuş ağlıyorduk. Bu arada masanın orta gözünde ciltli, kalınca bir defter gördük. Urganları çözüp masanın üzerindeki defterleri kontrol etmeye başladık. Defterler Kur’an-ı Kerim’in baştan sona tercümesini ihtiva ediyordu. Bu arada masanın orta gözünde ciltli, kalınca bir defter gördük. Mehmet İhsan Efendi, Akif’in meâlinin bir nüshasını rik’a yazısı ile baştan sona bu deftere temize geçmişti. Akif’in meâlini ve merhum Mehmet İhsan Efendi’nin meâli temize geçtiği defteri de Ekmeleddin Bey’in evinden aldıktan sonra bizim Abbasiye’deki evimize gittik. Evin balkonunda büyük bir alüminyum leğenin içinde meâlleri, birer birer parçaladık ve yaktık.”

Son olarak şunları söylemek gerekir ise; Mehmet Akif’in üzerinde çok büyük bir titizlikle çalıştığı ve büyük ölçüde tamamlamaya muvaffak olduğu meâl; dinde reform(!), namazlarda Kur’an’ın Türkçe okunması(!) gibi anlamsız ve yersiz tartışmalar nedeniyle -Akif, meâlin Kur’an’ın aslı yerine ikame edilmek istendiğini önceden sezmişti- Akif’in de vasiyeti gereği maalesef meâl yakıldı. Keşke diyoruz, bu tür yersiz ve anlamsız tartışmalar yerine; Akif’in meâli iyi niyetle kullanılmak istenilseydi de bu şaheser meâl miras kalsaydı.

(MEHMET DERİ, mehmet.deri@gmail.com)

Tür: , Yayın tarihi: 28 Ağustos 2008

Tapir

Tür: , Yayın tarihi: 27 Ağustos 2008

Daldaki maymun

Tür: , Yayın tarihi: 27 Ağustos 2008

Afrika ağaçları

Tür: , Yayın tarihi: 27 Ağustos 2008

Ağaçta salınmak

Tür: , Yayın tarihi: 27 Ağustos 2008

Kovulmuş şeytandan sığınmak

Tür: , Yayın tarihi: 27 Ağustos 2008

Gençlik ve Yaşlılık

Tür: , Yayın tarihi: 27 Ağustos 2008

Gözenekli ağaç

Tür: , Yayın tarihi: 27 Ağustos 2008

Savaşta her şeyi çalabilen Amerikan askeri

Ayrıca;

Namus, Para, Tarih, Özgürlük, Kültür …

çalabiliyor.

Tür: , Yayın tarihi: 27 Ağustos 2008

Ağaç altı mesken

Tür: , Yayın tarihi: 27 Ağustos 2008

Ağaç ve maymun

Tür: , Yayın tarihi: 27 Ağustos 2008

Ev direği ağaç

Tür: , Yayın tarihi: 27 Ağustos 2008


Diğer sayfalara üyeler geçebilir...